Dağılır ordular, kalkar mahkeme İnsanlık kavgasız kaldığı zaman
Bugün 22 Şubat Cuma. Saraybosna’da İstanbul’un Bağcılar’ı diye adlandırdığımız bir semtinde, kendini pek benzetemediğimiz “Hollywood” isimli bir otelin odasında haftalık TÜRKSOLU yazısı ile uğraşıyorum…
Ama inanın kalemden sözcükler silah zoru ile dökülüyor. Biz burada 1990’ların başında yaşanan Sırp kıyımını konu edinen bir televizyon dizisinin çekimleri için bulunuyoruz.
Tabii işledigimiz konu, sadece o günkü savaşla sınırlı değil. İnsanlığı ve özellikle Sırpları bu kin ve nefret karanlığına taşıyan tarihsel, sosyal, kültürel ve özellikle de etnik ve dinsel nedenleri de göz önüne sermek istiyoruz.
Bunun tarihsel köklerine inmek için taa Haçlı Seferleri dönemine kadar gitmek mümkün. Ama beni asıl ilgilendiren, Osmanlı’nın bu topraklardaki 600 yıllık egemenliği ve Cumhuriyet dönemi yönetiminin Müslüman Türklerle Sırplara nasıl yaklaştığıdır. Elbette şu coğrafyada yaşanan insanlık tarihinin en acılı soykırımını bir yazıda anlatmak gibi bir iddiam yok. Bizim ekip olarak görevimiz, bu trajedinin bütün incelikleri ve karanlık yanları ile ele alınıp televizyona öyle yansıtılmasıdır.
Etnik ve dinsel köken olarak bu soykırımda elbette ki tarafız. Ama sanatın evrenselliği bize tarafsız bakmak gibi bir görevi de yüklüyor. Öyle ya, 700 yıl yan yana yaşamış bu insan gruplarının nasıl bu kadar acımasız bir kine sürüklendiği gerçeği bir televizyon dizisi sınırları içerisinde asla tüm yönleri ile anlatılamaz.
Ben buraya geleli bir hafta kadar oldu. Bir haftada bir coğrafyanın gerçeklerini anlayıp yorum katarak anlatabilmek, imkansız denecek kadar zor. Bu arada etrafımızdaki insanların içimizi donduran soğuklukları kadar Balkan Dağları’nın soğuklarıyla da uğraşıyoruz. Başta yönetmenimiz Turgut Yasalar olmak üzere birçok arkadaşımız gribal hastalıklarla boğuşuyor. Bu soğuk, insan soğuğuna karışınca dayanılmaz hale geliyor.
İnanın şu bir hafta içerisinde ülkemizi o kadar özledik ki, aklımıza neler gelmiyor. Burada yaşayan insanların büyük çoğunluğunun paragözlülüğünü düşündükçe, Türkiye’de Turgut Özal ve Kenan Evren iktidarları sırasında yaşanan para düşkünlüğü, insanlarımızın gözünden sevgi yerine akan lira, dolar, euro, mark daha da anlaşılır hale geliyor. Düşünün burada yemeğe su getirmiyorlar. Kendimizi milattan sonra 600’lü yıllarda Kerbela Meydanı’nda Emevi zenginleri tarafından suya ekmeğe muhtaç edilmiş Ehl-i Beyt gibi düşünüyoruz. Burada yemek sırasında suya da ayrıca para verip almak zorundasınız.
Onun için ben yaşamım boyunca üstünde yaşadığımız topraklardan çok o topraklarda yaşam sürdüren insanları düşünmüşümdür. Türkiye’de yaşarken bunları düşünmüşümdür. Ama söz olsun iki-üç ay sonra Türkiye’ye geldiğimde, havaalanının beton zeminini öpeceğim. İnsanlarımıza sarılacağım ve diyeceğim ki; “Anadolu topraklarının ve üstünde yaşayan insanların kıymetini bilin.”
Ama şunu da biliyorum ki; bizde de bir sürü darbe yaşandı. Ölüm, zulüm, işkence, darağacı yaşandı. Ama hâlâ merhabasını unutmamış insanımız çok. Bununla sakın yanlış anlaşılmasın ülkemize özellikle sağlık, eğitim, barınacak ev ve insanca yaşanan çevre uğruna, özgür düşünce uğruna yaşanan zulmü hiç gözardı etmediğim bilinsin. Ve bu acıları yaşatanların, özellikle darbeci generaller ve onların işkenceci zalim uşaklarının, cezalarını çekmeden ölmemeleri için elimden gelen mücadeleyi verdim. Burada Miloseviç’in, Şili’de Pinochet’nin cezasını çekmeden ölmüş olması bana nasıl acı veriyorsa, bizde de korku içinde onlarca koruma altında yaşayan zorbaların cezalarını çekmeden gidecek olmaları o kadar zoruma gidiyor.
İnanın dünyanın her coğrafyası içinde şu üç gerçek ya-şanıyor: İş, ekmek, özgürlük. Ne kadar yaşarsam yaşayayım, bunlar için kendi gücüm ve gücümü birleştirdiğim dünya halklarının benimle, beynimle birleşen inançları ile kavga vereceğim.
Benim Anadolu halklarından ve dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın bu diziye gözü ilişen her insandan bir isteğim var; binlerce yıldır bir türlü kökü kurutulamayan açlığın, yoksulluğun, etnik ve dinsel kıyımların dünyanın bütün ruh ve bilinç sahibi insanlarına aynı acıyı, aynı sancıyı verdiklerini unutmasınlar. 90’larda burada yaşanan akıl dışı soykırımın sebebi kimlerse, bugünlerde ülkemizde yaşanan insanlık dışı terörün de sebebi onlardır. Saraybosna’da yaşanan soykırımla, Afrika’da, Ruanda’da, hala birçok yoksul ülkede devam eden soykırımların ekmeksizliğin ve bununla beslenen, açlıktan karınları şişen, gözleri büyüyen, suratında dolaşan sineklerden başka hayvan tanımayan Afrika ve Hindistan çocukları…
Burada yaşanan soykırım öyküsünü öğrendikçe iki yıldır TÜRKSOLU’ndaki her yazımda en az yirmi sefer Amerikan ve Avrupa Birliği emperyalizminden bahsettiğim için az söz etmişim diyorum. Keşke her yazımda başka hiçbir sözcük kullanmadan 6-7 sayfalık yazıda tek bir cümle kursaydım. Her yazıda yüzlerce sefer deseydim ;KAHROLSUN EMPERYALİZM VE ONUN YERLİ UŞAKLARI!
Not: Her türden gericilik ve faşizm yukarıda söylediğim cümlenin içinde yer almış olduğu için yinelemedim.
Anadolu insanlarına selam. Laik demokratik bir halk cumhuriyetinde barış içinde hep beraber yaşamak dileğiyle…
NOT: Türksolu Gazetesinden Alıntıdır.


